Toplumları ayakta tutan en güçlü harç, insanların birbirine duyduğu güvendir. Paylaşmanın bereket sayıldığı, komşunun derdinin kendi derdi kabul edildiği kadim bir coğrafyada yardımlaşmak yalnızca maddi bir destek değil, vicdani ve ahlaki bir sorumluluktur.
İşte bu nedenle son günlerde Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent hakkında kamuoyuna yansıyan soruşturma iddiaları, yalnızca bir kişi veya kurum açısından değil, toplumun yardımlaşma kültürü bakımından da dikkatle değerlendirilmesi gereken bir süreci gündeme taşımıştır.
Öncelikle altını çizmek gerekir ki, devam eden bir soruşturma hakkında kesin hüküm vermek hukuk devleti ilkesine ve masumiyet karinesine aykırıdır. Gerçeklerin ortaya çıkarılması yargının görevidir ve herkes, kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulununcaya kadar suçsuz kabul edilir. Ancak kamuoyunda oluşan soru işaretleri dahi, güven unsurunun ne kadar hassas olduğunu göstermeye yeterlidir.
Güven Bir Emanettir
Deprem gibi büyük felaketlerde milletimiz, hiçbir karşılık beklemeden elindekini paylaşmış, bağışlarını yardım kuruluşlarına bir emanet bilinciyle teslim etmiştir. O bağışlar yalnızca para değildir; umut, vicdan ve dayanışmanın somut karşılığıdır. Bir hukukçu olarak ifade etmek isterim ki yardım amacıyla faaliyet gösteren dernek ve vakıflar sadece mevzuata değil, toplumun vicdanına karşı da sorumludur.
Bu nedenle ortaya çıkan her iddia, doğru olsun ya da olmasın, yalnızca ilgili kurumu değil, gelecekte yardım bekleyen binlerce insanı da etkileyebilecek bir güven kaybına yol açma potansiyeli taşır.
Şeffaflık Tercih Değil, Zorunluluktur
Soruşturma kapsamında kamuoyuna yansıyan iddiaların doğruluğu elbette yargı süreci sonunda ortaya çıkacaktır. Ancak hangi kurum olursa olsun, bağışlarla faaliyet gösteren her yapının en temel yükümlülüğü; gelirini, giderini ve yaptığı her harcamayı denetlenebilir şekilde ortaya koyabilmesidir. Şeffaflık bir lütuf değildir. Güvenin devam edebilmesi için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Bağış yapan her vatandaş, verdiği desteğin nerede ve nasıl kullanıldığını bilme hakkına sahiptir.
Asıl Güven Kurumlara Olmalıdır
Belki de en büyük hatamız, güçlü kurumlar yerine güçlü kişilere güvenmeye alışmış olmamızdır. Oysa hukuk devletinde sistemler kişiler üzerine değil; kurallar, denetim ve hesap verebilirlik üzerine kurulmalıdır. Toplumun vicdanını ilgilendiren böylesine önemli faaliyetlerde hiçbir kişi veya kurum, denetimin dışında kalmamalıdır. Düzenli bağımsız denetimler, kamuoyuna açık mali raporlar ve etkin iç kontrol mekanizmaları artık bir tercih değil, zorunluluk hâline gelmelidir.
Bundan Sonra Ne Yapmalıyız? Bu süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, çıkarılacak en önemli ders şudur: Yardım etmekten vazgeçmemeliyiz; ancak yardımlarımızın doğru ellere ulaştığından emin olacak mekanizmaları da talep etmeliyiz. Çünkü güven sorgulamamak değildir. Güven, gerektiğinde hesap sorabilmektir. Bizim medeniyetimizde emanet kutsaldır. “Emanete hıyanet” ise en ağır ahlaki kusurlardan biri olarak görülmüştür. Bu nedenle toplumun güvenini yeniden güçlendirecek olan şey; kişiler değil, şeffaf, hesap verebilir ve güçlü kurumlardır.
Yargının gerçeği ortaya çıkaracağına olan inancımız tamdır. Ancak bu süreç, hepimize önemli bir gerçeği bir kez daha hatırlatmıştır: Güven yıllar içinde inşa edilir, fakat en küçük bir şüpheyle bile sarsılabilir. Onu korumanın tek yolu ise hukuktan, şeffaflıktan ve hesap verebilirlikten taviz vermemektir.
Peki siz ne düşünüyorsunuz?
Toplum olarak yardım etme kültürümüz bu tür gelişmelerden etkilenir mi? Sizce bağış yapan vatandaşların güvenini kalıcı şekilde koruyacak hukuki ve kurumsal mekanizmalar neler olmalıdır?